İklim değişikliği, düzensiz yağışlar, kuraklık ve toprak organik maddesindeki azalma tarımsal üretimde yalnızca verimliliği değil kullanılan üretim yöntemlerini de yeniden düşünmeyi gerekli kılıyor. Bu arayış içinde son yıllarda  yeniden ilgi gören uygulamalardan biri hügelkültür (Hügelkultur) yöntemidir. Almanca kökenli bir kavram olan Hügelkultur, kabaca “tepe/yığın kültürü” anlamına gelir. Yöntemin temelinde odunsu materyallerin, bitkisel artıkların ve toprağın belirli bir düzen içerisinde bir araya getirilerek yükseltilmiş üretim yataklarının oluşturulması vardır. İlk bakışta basit bir yükseltilmiş yatak uygulaması gibi görünse de hügelkültürün asıl değeri, organik materyalin ayrışma sürecini doğrudan üretim sisteminin bir parçası hâline getirmesidir.

 

Peki Hügelkültür nasıl çalışır?

Sistemin alt katmanında genellikle kütük, kalın dal ve diğer odunsu materyaller bulunur. Bunların üzerine daha ince dallar, yapraklar, biçilen otlar, bitkisel artıklar, kompost ve son olarak üretim yapılacak toprak tabakası yerleştirilir. Buradaki temel mekanizma zaman içinde gerçekleşen biyolojik ayrışmadır. Odunsu materyal parçalandıkça organik maddenin dönüşümüne katkıda bulunur ve yatak içerisinde farklı fiziksel ve biyolojik özelliklere sahip bir ortam oluşur. Ayrışmış odunsu materyalin su tutma kapasitesine katkısı nedeniyle sistem, özellikle suyun etkin kullanılmasının önem kazandığı üretim koşullarında dikkat çekmektedir.

Ancak burada önemli bir ayrım yapılmalıdır:  Hügelkültür “sulama gerektirmeyen tarım” anlamına gelmez! Sistemin su yönetimine katkısı kullanılan odunun türüne ve ayrışma düzeyine, toprağın yapısına, yatağın boyutlarına, yağış rejimine, yetiştirilen bitkiye ve yerel iklim koşullarına göre değişebilir.

 

Hügelkültür gibi kadim bir öğreti neden günümüzde yeniden gündemde?

Hügelkültürü güncel kılan temel unsur yalnızca geleneksel bir üretim tekniği olması değildir. Bu yöntem günümüz tarımında giderek daha fazla önem kazanan döngüsel üretim, organik artıkların değerlendirilmesi, toprak sağlığı ve su yönetimi kavramlarıyla örtüşmektedir. Budama sonucunda ortaya çıkan dalların ve uygun bitkisel artıkların sistem içerisinde değerlendirilmesi bazı koşullarda tarımsal artıkların üretim döngüsüne yeniden kazandırılmasına olanak sağlayabilir. Böylece yalnızca bir yetiştirme yatağından ziyade organik materyalin yerinde değerlendirildiği küçük ölçekli bir döngü oluşturulabilir. Yükseltilmiş yapının başka bir avantajı ise farklı mikrokoşullar oluşturabilmesidir. Yatağın güneşe dönük yüzeyi, gölgede kalan bölümü, üst kısmı ve tabanı aynı sıcaklık ve nem koşullarına sahip olmayabilir. Doğru planlandığında bu farklılıklar bitki seçimi açısından bir avantaj olarak değerlendirilebilir.

 

Her odun kullanılabilir mi?

Hügelkültür uygulamalarında en sık gözden kaçırılan konulardan biri budur. Sisteme her türlü odunsu materyalin gelişigüzel eklenmesi doğru değildir. Kimyasal işlem görmüş boyanmış veya koruyucu maddelerle emprenye (muamele) edilmiş ahşapların üretim yatağına konulmasından kaçınılmalı ayrıca hastalık veya zararlı taşıma ihtimali bulunan bitkisel atık materyalleri de yatak yapımında kullanılmamalıdır. Kullanılacak materyalin kaynağının bilinmesi özellikle gıda üretimi yapılacak alanlarda önem taşır. Taze ve yüksek karbon içeriğine sahip odunsu materyalin ayrışması sırasında azot dinamikleri de dikkate alınmalıdır. Bu nedenle sistem yalnızca odun ve toprak yığılması şeklinde düşünülmemeli karbon bakımından zengin materyaller ile azot bakımından daha zengin organik materyaller arasında uygun bir denge kurulmalıdır.

 

Hügelkültür yatağı nasıl oluşturulur?

Uygulamada tek bir standart ölçü bulunmamakla birlikte temel yaklaşım benzerdir. Öncelikle üretim alanının drenajı, güneşlenme durumu ve suya erişimi değerlendirilir. Alt bölüme büyük odunsu parçalar, bunların arasına ve üzerine daha küçük organik materyaller yerleştirilir. Daha sonra kompostlaşabilir materyal ve yeterli kalınlıkta üst toprak kullanılarak bitkinin kök gelişimine uygun bir yetiştirme ortamı hazırlanır. Burada amaç mümkün olan en yüksek tepeyi oluşturmak değil yetiştirilecek bitki ve çevre koşullarına uygun yönetilebilir bir üretim yatağı tasarlamaktır.

 

Hügelkültür yaşam alanının avantajları kadar sınırlılıkları da konuşmak gerekir

Hügelkültür özellikle permakültür (kalıcı kültür)  ve ekolojik üretim çevrelerinde güçlü iddialarla savunulabilmektedir. Bununla birlikte bilimsel bakış açısı ve yöntemin avantajları kadar sınırlılıklarının da değerlendirilmesini gerektirir. İlk kurulumun emek gerektirmesi, büyük miktarda organik materyale ihtiyaç duyulabilmesi, yatağın zaman içerisinde çökmesi ve ayrışmanın çevresel koşullara göre değişmesi bunlardan bazılarıdır. Ayrıca her iklimde her toprakta ve her ürün deseninde aynı sonucun alınacağı varsayılmamalıdır. Örneğin yüksek sıcaklık ve düşük yağışın hâkim olduğu bir bölgede başarılı olan tasarım ile serin ve yağışlı bir bölgede kullanılacak tasarım aynı olmak zorunda değildir. Yüksek yağış alan ve drenaj problemi bulunan alanlarda su yönetimi farklı bir önem kazanırken, kurak ve yarı kurak alanlarda yüzeyden gerçekleşen su kayıplarının azaltılması ve uygun malçlama daha kritik hâle gelebilir.

Bu nedenle hügelkültür evrensel bir reçeteden çok yerel koşullara uyarlanması gereken bir üretim yaklaşımı olarak ele alınmalıdır.

 

Geleneksel yöntem dijital tarımla buluşabilir mi?

Asıl ilginç nokta burada ortaya çıkıyor. Yüzyıllardır bilinen organik madde temelli bir yaklaşımın günümüz sensör teknolojileriyle birlikte kullanılması mümkündür. Hügelkültür yataklarına yerleştirilecek toprak nem ve sıcaklık sensörleriyle yatağın farklı noktalarındaki değişimler takip edilebilir. Geleneksel yükseltilmiş yatak ile hügelkültür yatağının nem tutma performansı karşılaştırılabilir ve sulama sonrasında nemin ne kadar süre korunduğu ölçülebilir. Aynı şekilde ürün verimi, sulama miktarı ve toprak sıcaklığı kaydedilerek yöntemin belirli bir bölgedeki gerçek performansı ortaya konulabilir. Böyle bir yaklaşım hügelkültürü yalnızca geleneksel veya alternatif bir tarım uygulaması olmaktan çıkararak ölçülebilir ve karşılaştırılabilir bir üretim modeline dönüştürür. Örneğin iki eşit üretim alanından birinde geleneksel yükseltilmiş yatak diğerinde hügelkültür uygulanabilir. Aynı ürün çeşidi yetiştirilerek sezon boyunca toprak nemi, sıcaklığı, kullanılan sulama suyu, bitki gelişimi ve nihai verim izlenebilir. Böylece “Hügelkültür daha az su kullanır mı?” sorusuna genel kabuller yerine yerel verilerle yanıt aranabilir.

 

Ülkemiz açısından Hügelkültürü neden değerlendirmeliyiz?

Türkiye'nin farklı iklim bölgelerine sahip olması hügelkültür gibi yöntemlerin bölgesel olarak test edilmesini özellikle anlamlı hâle getirmektedir. Budama artıklarının yoğun olduğu bahçe tarımı alanları, küçük ölçekli sebze üretimi yapılan işletmeler, kırsal kalkınma uygulamaları, hobi bahçeleri ve eğitim amaçlı tarım alanları bu açıdan potansiyel uygulama sahalarıdır. Ülkemiz koşullarındaki gerçek değerini ortaya koymanın yolu onu yalnızca “doğal tarım tekniği” olarak tanıtmaktan değil denemek, ölçmek ve sonuçlarını karşılaştırmaktan geçmektedir. Ne kadar su tasarrufu sağlandı? Toprak nemi ne kadar süre korundu? Ürün verimi değişti mi? Organik madde ve toprak özellikleri birkaç üretim sezonunda nasıl değişti? İşçilik ve kurulum maliyeti elde edilen faydaya değdi mi? Tarımsal yenilik açısından asıl cevaplanması gereken sorular bunlardır.

 

Netice itibariyle hügelkültür;  eski bir fikir, yeni bir araştırma alanı!

Hem çok yıllık hem de tek yıllık üretimi yapılan bitkilerin budama ve hasat atıkları gibi bitkisel atık materyallerinin üretim sistemine yeniden kazandırılması toprak organik maddesinin desteklenmesi ve suyun daha etkin yönetilmesi açısından dikkate değer bir yaklaşımdır. Ancak yöntemi olduğundan fazla idealize etmek de tamamen göz ardı etmek de doğru değildir. Geleceğin tarımı yalnızca daha fazla teknoloji kullanmakla şekillenmeyecektir. Aynı zamanda doğal süreçleri anlayan, yerel kaynakları değerlendiren ve elde ettiği sonucu veriyle ölçebilen üretim sistemlerine ihtiyaç duyulacaktır. Belki de hügelkültürün günümüz tarımına verdiği en önemli mesaj budur:

“ Toprağın altında gerçekleşen biyolojik süreçleri doğru yönetebilirsek, toprağın üzerinde daha dirençli bir üretim sistemi kurabiliriz”.